Ömer Altaş Atlantik’te bir kelebek kanat çırpsa

Siyaset bilimcilere göre Birleşik Devletler, tek taraflı ilişki dahi olsa jeo-stratejik konumu itibarı ile Türkiye’den uzun vadede de vazgeçmeyecek.

Tabi bu, ABD’nin, ülkemizin her iradesini tasvip ettiği anlamına gelmiyor.

Sadeleştirerek güncel bir özet yapılacak olursa, gelinen noktada Birleşik Devletler, başında ve içinde Erdoğan’ın olduğu bir Türkiye istemiyor.

Yazının birinci düğüm noktası bu: Yaşanan olaylardan anlıyoruz ki, ABD bu politikasını, Türkiye’deki bütün yapılara, tek tek (üstelik face to face) izah etmiş durumda.

Politik, ekonomik, ideolojik ve dini neredeyse bütün yapılar, ABD’nin Erdoğan’ın bizzat şahsını hedef aldığını öğrenmiş bulunuyor.

Oysa aynı ABD, AK Parti’ye bir akış/yaşam alanı bırakıyor.

ABD, “yeter ki Erdoğan olmasın, AK Parti yoluna devam edebilir” diyor. Kurnaz bir strateji uyguluyor.

Birazdan izah edeceğimiz; AK Parti içine virüs işte bu boşluktan girerek yumurtasını bırakıyor.

Bu perspektif, aynı zamanda Türkiye’de siyaset yapmanın anahtarına dönüştü. Bunu, bütün muhalefet partilerin programının özünün bu olmasından çıkarıyoruz.

Projektörü biraz geriye çektiğimizde fotoğrafın bütününü göreceğiz.

Başlangıçta Amerikan hükümeti, Demokrat Partililer, 2009 Davos’ta İsrail’in itibarını ayaklar altına alan Erdoğan’ın şok çıkışından memnun kaldılar.

“One minute” çıkışı, tam istedikleri reel-politik bir fırsat kendilerine sundu:

“Dünya İsrail’den rahatsız” diyeceklerdi. İsrail’in dizginlenmesi gereken bir canavara dönüştüğüne küresel kamuoyu tanık olacaktı. Zira Beyaz Saray, dört başı mamur teorilerle Obama liderliğinde yeni bir dünya düzeni kuruyor, yeni Ortadoğu’yu inşa ediyordu ancak Cumhuriyetçiler ve İsrail yeni düzene tepki vererek yeni Amerikan iradesine direniyordu.

İsrail’in, ABD eliyle değil dış müdahalelerle terbiye edilmesi stratejilerin en iyisiydi!

Arap Baharı yaşanmasaydı tarih bu yönde akacaktı. Arap isyanları tarihin olağan akışını değiştirdi.

Arap Baharı sonrasındaki düzen arayışları ve öne çıkan İslami öğeler sadece İsrail’i, İsrail lobisini ve Neo-con’ları ürkütmedi.  Erdoğan’ın koşulsuz bir şekilde Arap baharına destek vermesi, açıktan İslam kimliğini referans alması ve kendine özgü ajanda taşıması, Erdoğan karşıtlığı noktasında Demokratları da Cumhuriyetçilerle aynı çizgiye getirdi.

Arap Baharı, tersten Siyonizm’in elini güçlendirdi, altın günler yaşattı. İsrail lobisi ABD siyasetinde küresel siyaset bağlamında kaybolan pozisyon üstünlüğünü yeniden ele geçirdi.  “One minute”un rövanşını almak için sabırsızlanan İsrail’in bu arzusu sonradan genel Amerikan politikasına dönüştü.

Türkiye merkezli –son 5 yıl- ulusal ve uluslararası jeo-politik olayları bu referans üzerinden okumanın bir sakıncası bulunmuyor.

Gün geldi, Beyaz Saray’da Erdoğan’ı savunan sadece bir kişi kaldı. Kulislere düşen bir bilgiye göre Obama bunu Erdoğan’a bizzat kendi ifade etti. Aslında Obama’nın Erdoğan’a arka çıkması teknik bir zorunluluktu. Türkiye bir NATO ülkesiydi. Duygusal dinamiklerle yüzde elliden fazla oy almış bir lideri devirmek adına stratejik ve müttefik bir ülkeyi kaosa sürüklemek rantabl değildi.

Amerika’ya yolu düşen Türkiye’nin politik, dini ve ideolojik yapıları, Birleşik Devletlerdeki yoğun anti- Erdoğan atmosferine tanık oldular. Her biri işareti aldı, heyecanlandılar, Türkiye’ye ayağını basar basmaz politikanın ve stratejinin merkezine Erdoğan karşıtlığını yerleştirdiler.

Konforlu bir stratejiydi bu.

Rüya gibi bir siyasi kazanç beklentisiyle Erdoğan’ı bitirme operasyonuna gönüllü yazıldılar. ABD öyle cömert bir alan açtı ki, bunun için birbirleriyle yarışırcasına ilkelerini çiğnediler.

Bunu; Cemaat, TUSİAD, Doğan medyası, Türk Solu, Liberaller, PKK ve HDP’de açıkça gördük-izledik.

Yazının asıl düğüm noktası ise şu: ABD’nin bu arzusunu gerçekleştirmek isteyen bir algıya, AK Parti içinde de tanık olunuyor. Gerekçenin üslubu içeriden:

“AK Parti’nin ve yeni Türkiye iradesinin doğal lideri Recep Tayyip Erdoğan’dır evet ama tam da bu nedenle siyaset tıkanmaktadır.”

Bu kanaatin alt metninde provakatif bir önerme var:

“İsrail lobisi ve Anglo Sakson aklı ikisi birlikte Erdoğan’ı gözden çıkarmış. Bu net. Tersinde ısrar etmek gemiyi batırır. Bizi yaşatmazlar. Reis geri çekilsin!”

“Reis geri çekilsin”, hangi mazerete bürünerek gelirse gelsin Lobi’nin “Tayyip gitsin” stratejisine hizmet eder. Bu yaklaşım “bizden” ve “kendiliğinden” izlenimi veriyor ama aslında bu söz konusu küresel konjonktürden kaynaklanan bir refleks.

Bu telmihe itibar edildiğinde dava, Gezi, Paralel vb. kalkışmalardan daha fazla sarsılır.

“Geri çekilsin”, bir küçük burjuva güdüsü değilse, bir korku semptomudur. Küresel statükoya teslimiyettir.

Tarihi bir tecrübedir; devrimleri inşa aşamasına kadar doğal lider sevk eder.

Henüz reel (Anayasal) hiçbir mesafe alınmış değil.

Küresel hegemonyaya teslim olanlar ne yaptıklarının farkındalar mı?

En kritik kavşakta gizli-açık bu olan biten ne?

Galiba bir siz eksiktiniz!

Global siyasetin istediğini vererek değil direnerek bu ülke yol alır. Aksi halde yaşanan ikinci Cumhuriyet olur. Bu ülke bir yüzyıl daha mı “mandacılıkla” yönetilsin! (Aslında bu sürece, ülkenin namuslu tüm siyasetçileri, Solcuları, Ülkücüleri de omuz vermeli.)

Göğüslenen hiçbir dış saldırı, içerideki insicamsızlıktan daha yıkıcı olmaz.

“Geçen kayıp bir yılın” yüklediği maliyeti unutmamalı. Bilinmeli ki mevzi kayıplarının ana kaynağı aynı nedenle oluşan boşluk.

Bu ihtarla herkes kendi payına düşeni almalı.

Bu yükü taşıyamayan varsa, kendi isteğiyle devre dışı kalmalı.
Paylaş: