Ölüm, Ebedi Var Oluşun Kapısıdır...

Acı Gerçek

ÖLÜM insanlık tarihi kadar eski fakat hiç eskimeyen bir temadır... Bu kadar eski olmasına rağmen herkese yeni görünür...

Ölüm insanın önceden olacağını kesinlikle bildiği ancak ne zaman geleceğini kesinlikle bilmediği bir olgudur.

Ölüm bir muamma mıdır? Hayır...

Hayat kadar doğal ve kaçınılmaz bir durumdur... Tartışılmaz bir doğrudur... Ölüm hayatın en ’’diri’’ gerçeğidir...

Ölme işi insanla kopmaz bağlara sahiptir.

Ölüm ve yaşam yan yana, iç içe, yüz yüze... Her nefes yeni bir yaşam, her nefessizlik yeni bir ölüm içeriyor.

Ölüm bir kaçış kapısı değil, aksine iç içe yaşanması gereken gerçeğimizdir...

Ölüm var oluşumuzun olmazsa olmazıdır...

Ölüm, doğumun elçisidir. Doğumla başlar ölüm...

Ölümden kaçmak, kendinden kaçmaktır…

Ölüm, ebedi var oluşun kapısıdır...

Ölümü yokmuş gibi yaşayanların hazin bir şekilde yok oluşlarını her gün görüyoruz...

Yalan dünya yanıltmaya devam ediyor... En yalın ve en yakın gerçeği unutturmaya çalışıyor... Halbuki biz ölülerimizle yaşarız... Onları yaşatırız...

Ölüm bizlere oldukça tanıdık olmasına rağmen gün geçtikçe tanımlamakta, temas kurmakta zorlanıyoruz... Varoluşa yönelik ciddi bir tehdit olarak algılanıyor ölüm... Ölümü zihnin en kuytu köşelerine itmeye çalışan modern zamanların insanları ölümle yüzleşmek istemiyor...

İçinde ölüm olmayan bir hayat tasarlanıyor ve kurgulanıyor...

İnsanoğlunun varlığa ve kim olduğuna, hayata ve ötesine, manaya ve hikmete, güzelliğe ve derinliğe olan ilgisi neredeyse tamamen kayboluyor... Kaba, katı, kuru kuşaklar yetişiyor...

Mekanik ve matematik yetiyor... Mana ve mavera ıskalanıyor...

Ölüm temasına temas eden kaldı mı acaba? Aydın, entelektüel, sanat, spor, edebiyat, bilim, kültür, akademik ve siyaset dünyasından bu yönde bir tanıklığınız oldu mu?

Her şeyi kendi çıkarı, konforu, keyfi, egosu, özeli, örgütü için düşünen, ötekini ve öte dünyayı hesaba katmayanın ölümle ne işi olabilir? Tek yönlü güç stratejilerinden başka ne hesabı olabilir?..

İşin gereği hayatı ciddiye aldığımız kadar ölümü de ciddiye alabilsek hayatımız daha kaliteli olacaktır…

Ölümle empati yapmıyoruz. Çünkü ölüm sempatik değil... Soğuk ve sıkıcı bir yüzü var... Ölümü görmemezlikten geliyoruz... Nasıl olsa öğrenmişiz, ölenle ölünmez ya! O halde hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayabiliriz(!)

Müfredatta ölüm yok... Mevzuatta ölüm yok... Müktesebatta ölüm yok... Şimdilik ölüm mevzubahis değil... Demoralize olmak istemiyoruz... Çocuklarımızın psikolojisinin bozulmasına sebep olacağından kaygı duyuyoruz...

İşitmek istemediğimiz kelime, ölüm...

Çağdaş psikiyatri, psikoloji, psikodinamik, psikanaliz neyin peşinde?

Ölüme karşı tutumlar, ölümsüzlük arzuları...

Hegel ne diyor: ‘’Tarih, insanların ölüme karşı eylediklerinin toplamıdır.’’

Ölümsüzlüğü aramakla ne büyük bir bunalıma müşteri olduğumuzu unutuyoruz... Ölümsüzlüğe oynamak insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüktür...

Düşünün ki dayanılmaz dertlere ve acılara düçar olan bir insan, ölümü mumla arıyor... Ölmek istiyor ama ölemiyor... Ötenazi istiyor... İntihara kalkışıyor...

Aslında ölüm bir nimet, ölümsüzlük ise bir felakettir. Yaşamın bir cehenneme dönüşmesini kim kaldırabilir?

Nedense ölümün imgelerini hayatımızdan silmeye çalışıyoruz. Hatta ölümün ismi ‘eks’ oldu... Morglar hastanelerin en uzak alanlarında...

Hep başkalarının ölümünü seyrediyoruz, sadece seyrediyoruz... Seyirlik bir seremoni... Nasıl olsa ölen biz değiliz, ne değeri var? Nihayetinde biyolojik bir organizmanın yok oluşu değil mi?

Başkalarının ölümünü seyretmekten, kurcalamaktan, konuşmaktan kendi akıbetimizi düşünmüyoruz... Sanki kendi ölümümüzü hatırlamamak için çare arıyoruz.

Nasıl olsa sağlıklı besleniyor, düzenli olarak sağlık kontrolüne gidiyor, güvenli evlerde yaşıyoruz. Ve de sigortalıyız...

Ne toplu ölümler ne de tekli ölümler umurumuzda...

Ölümü eskittik... Artık üzerimizde etkisi yok...

Ölüme değer yükleyenlerden değiliz. Cesetleri toprağın altına bırakırken bile duyarsız, tepkisiz duruyoruz...

Ölümü anlamından soyutluyor, öte dünya ya soğuk bakıyoruz... Rutin ölümler ruhumuzu sarsmıyor...

Ölümü tükettik, çünkü tefekkür etmiyoruz.

Ölümün bizi alt edeceğini bile bile ölümü atlıyoruz.

Artık ölüm duyarlılığını yitirmiş bir uygarlığın çocuklarıyız...

Ölümü öteliyoruz, öcüleştiriyoruz; ama bir türlü olmuyor, yakamızdan düşmüyor. Biz unutsak da ölüm bizi unutmuyor... Biz erken desek de ecel bildiğini yapıyor. Biz mesafeli dursak da o hep ensemizde... Kaçınılmaz kaderimiz, her birimizin alnında ölüm yazılı...

Ölenlerin çocukları değil miyiz? Nasıl aldırışsız, kaygısız davranabiliriz?

Ölümün bir ayet olduğunu unutuyoruz. Evet bir uyarı, bir işaret... Okunması gereken bir kitap... Etkili bir nasihatçi...

Yaşlılara yakıştırılan ölüm, aslında her yaşa özeldir.

Ölümü kendilerine, yakınlarına yakıştıramayanların akıbeti ortada... Böyle iken ölümü nasıl görmemezlikten gelebiliriz?

Keşke ölümü hep göz önünde bulundurabilsek, o vakit hırsların, nefretlerin, öfkelerin, şehvetlerin, arzuların nasıl dizginlenebildiğini görebilirdik...

Resulullah (sav) reçeteyi sunmuyor mu? “Lezzetleri kesen (ölümü) çokça hatırlayınız.’’

Biliyoruz ki, ölümün ilacı yok ama ölümün kendisi ilaçtır... Azgınlıkları, asabiyetleri, aşırılıkları, ataletleri atabilmenin yolu ölümü hatırlamaktan geçiyor...

Dünyevileşmenin büyüsünü bozacak ilaç, ölümle barışık olmaktır…

En güçlü terbiye mektebi, mezarlıklar olsa gerek...

Özümüze dönmenin yolu ölümü özümsemek ve önemsemekten geçiyor...

Ölüm, özgürlüğün binitidir.

Ölümü göze almadıkça, önümüz açılmaz...

Ölümü göze almadıkça özgüven de kazanamayız...

Aslında uyku da ölümün bir çeşididir. Her gün uyumakla ölümün provasını yapmış oluyoruz...

Uyku hafif ölümdür. Ölüm derin uykudur.

‘’Allah o canları öldükleri zaman alır; ölmeyenleri de uyuduklarında. Sonra haklarında ölüm kararı verdiklerini alıkoyar, diğerlerini belirlenmiş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir toplum için deliller vardır.’’ ( Zümer, 42)

Bu bilinçle uykuyu değerlendirebilsek, uykumuz ibadete dönüşmez mi?

Evet, ölüm uzun bir bahis, derin bir mevzu, çetin bir konu... Canımızı alsa da ölümle dost olacağız... Ölümle iç içe yaşayacağız ve ölümü yaşatacağız...

Nasıl bir ölüme yatırım yaptığımızı kendimize soracağız... Veya kendimize nasıl bir ölümü yakıştırdığımızı netleştireceğiz...

Aziz ve asil bir ölümün arayışında olacağız...

Kirli, karanlık, şaibeli ölümlerden Rabbimize sığınacağız.

Temennimiz temiz ölüm. Hangi sürecin ve sınavın sonucu olduğunu biliyoruz. Efendimiz(sav) bu konu da kriteri zaten koymuş:

‘’Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz o hal üzere diriltilip, mahşere getirilirsiniz. Her kul, öldüğü hal üzere diriltilir.’’ (Müslim)

Ölümün rengi belli... Şayet Allah’ın boyası kimliğimize yüklenmişse sorun yok...

Öyle bir ölümü hedefleyelim ki, ölümümüz ödülümüz olsun...

Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim...

Ölüme kafa tutanları görüyoruz, nasıl da fiyakaları bozuluyor, foyaları ortaya çıkıyor... Ne fena bir ölüm!

Fırsat elimizde iken ölümü konuşturalım, ölüme kulak verelim, ölüme selam duralım... Ne mutlu o sessiz çığlığı duyanlara... Hepimiz ölecek yaştayız...

Ölüm genetik… Ölüm gerçek... Ölüm gelecek...

Hayat sormuş ölüme; ‘Neden insanlar beni sever ama seni sevmezler?’ diye.

Ölüm cevap vermiş: ‘Çünkü sen güzel bir yalansın, ben de acı bir gerçeğim.’

Paylaş: