İslam Dünyasının Serencamı

Anadolu Platformu başkanı Turgay Aldemir, “İslam Dünyasında Temel Sorunlar (Şiddet, Mezhepçilik ve Darbeler)” başlığıyla Ankara Kızılcahamam Çam Otel’de başlayan 11. Anadolu Buluşmaları'nda "İslam Dünyasının Serencamı" başlığıyla bir konuşma yaptı.

İşte Aldemir'in yaptığı konuşmanın tam metni: 

Sözlerime Allah’ın selamı ile başlıyorum.

Öncelikle son darbe sürecinde İslam’ın son kalesi bu güzel vatanı hainlere bırakmayan tüm Türkiye halkına şükranlarımı ve minnettarlığımı sunuyorum.

Hassaten bu uğurda gözünü kırpmadan şehadete yürüyen kardeşlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyor, yakınlarına sabr-ı cemil niyaz ediyorum. 

Ayrıca yaralılara yüce mevladan şifalar diliyorum.

Kararlı liderliğiyle, yaşadığımız bu kritik süreci yöneten Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Başbakanımıza millet olarak teşekkürü bir borç biliyoruz.

Bu süreçte, işgal girişimine karşı kahramanca mücadele eden tüm isimsiz kahramanları da sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Ayrıca bu kutlu mücadeleye, İslam dünyasının her noktasından, dualarıyla, fiili çabalarıyla destek verenlere de selam olsun!

Kıymetli kardeşlerim!

İslam ümmeti bugün, tarihinin en zor süreçlerinden birini yaşıyor.

Fitne ve tefrika ateşi İslam coğrafyasını her taraftan kuşattı.

Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Yemen’de, Nijerya’da ve İslam coğrafyasının birçok yerinde çatışmalar,  şiddet, vahşet ve dehşet durmaksızın devam ediyor.

İslam kültür ve medeniyeti talan edilmekte, Müslümanların izzet ve onuru tarihte hiç olmadığı kadar bizzat birbirlerinin eliyle yok ediliyor.

Milyonlarca insan yerinden, yurdundan ve hayatından olmakta; yaşanan kaos ortamı bütün dünyada İslam ve Müslüman algısını tahrip etmektedir.

Ne yazık ki Müslümanların başı hüzünle öne eğilmekte, İslam dininin temsilcileri dışlanma ve şiddet tehdidi altında hayat mücadelesi vermektedir.

Kıymetli kardeşlerim!

Dünyanın batı yakasında ise kendi ürettikleri bir kavramla yani İslamafobi ile İslam düşmanlığını tırmandırmak isteyen emperyalistler, İslam dünyasındaki çatışmaları ve yaşanan kargaşa ortamını gerekçe gösterip Müslümanlar aleyhine acımasızca bir propaganda sürdürüyor.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde bir yandan vahşi terör saldırıları diğer yandan yabancı düşmanı ve İslamofobik eylemlerle dinler, medeniyetler ve mezhepler arasında çatışma ve ayrılıklar  yaratılması amaçlanıyor. 

Bu müşerref dini, korku dini olarak piyasaya sürerek Müslümanlar arasındaki fitne ve tefrika ateşini körüklüyorlar.

Bugün İslam’ın bilinçsiz müntesiplerinin, her türlü iman, akıl ve hikmetten uzak terör şebekelerinin, sevgili Peygamberimizin mübarek ismini sözde bayraklarına nakşederek Din-i mübin-i İslam’a verdiği zarar, azılı düşmanların verdiği zararın fersah fersah ötesine geçmiş durumda. 

Dünyadaki bu büyük tehlikelere karşı hepimizin ortak akılla, basiretle ve hikmetle hareket etmesi büyük önem taşımaktadır. 

Değerli kardeşlerim!

Tüm bu hadiseleri, yaşanan acıları, tefrika ve adavetin sebeplerini sadece dış mihraklarda, İslam muhaliflerinde, şer güçlerde, emperyalistlerde, Siyonistlerde aramak en kolay yoldur.

Şu husus iyi bilinmelidir ki, İslam topraklarını kan gölüne çeviren çatışmaların dinin kendisinden ya da mezhep ayrılıklarından kaynaklandığı söylenemez.

……………..

Bugün İslam dünyasında var olan şiddetin en önemli kaynağı İslam’ın parçacı okunmasından kaynaklanmaktadır.

Kur'an’a, sünnete ve İslam tarihine bütüncül bakmalıyız. Bu tekfirci eğilimlerin samimi olanlarının temel sorunu bu meselelere parçacı yaklaşmalarıdır.

Yaşanılan hayatın bütünlüğünden kopuk bir şekilde cihat ile ilgili ayetleri artarda yazarsanız ortaya bugün yaşanılan derin çelişkiler çıkar.

Örnek: 15 temmuz gecesi 3 kişiyi katleden askerin sünnete uygun su içmesi

Şiddeti bir yaşam tarzı edinenler asla biz Müslümanların muhatabı olamazlar.

İslam ümmetine tarih boyunca yük olmuş, acılar çektirmiş bu zevatı artık sırtımızda taşımaktan vazgeçmeliyiz.

Sürekli bir arınma, muhasebe ve özeleştiri olmadığında, ortaya koyduğumuz bir kısım fevri davranışlar bizi derin bir şiddetin içine çeker.

Kaldı ki şiddet sadece Müslümanların sorunu da değil.

Şiddet tarih boyunca insanlığın sürekli yüzleşmek zorunda kaldığı bir olgudur. Bu, insanın ıslahı sorunudur.

Kimisi bu şiddete din adına başvuruyor, kimisi ulus adına, kimisi kabile adına. Kimileri de ihtirasları uğruna nesli ve geleceği ifsad ediyor.

MEZHEPLERİ NASIL ANLAMALIYIZ?

Bilinmelidir ki mezhepler, İslam dininin anlaşılmasındaki farklı fikir ve kanaatleri temsil eden, zamanla oluşmuş beşerî mekteplerdir.

Her biri ana yola varan tali yol mesabesindedir.

Mezhebi, dinle aynileştirmek ya da mezhep mensubiyetini, İslam aidiyetinin üstünde görmek; mezhebe dayalı ayrıştırma, ötekileştirme ve çatışmalar, taassup ve cehaletin bir yansımasıdır.

Mezheplerin dinin önüne geçtiği hâllerde en çok zarar gören bizzat dinin kendisi olmuştur. 

MEZHEPLER ARASI FARKLILIKLARI NASIL ANLAMALIYIZ?

Mezhebî farklılıklar, İslam kültür ve medeniyetinin birer zenginliğidir.

Önemli olan her zaman vahdetin muhafaza edilmesidir.

Mezhebi, meşrebi, anlayışı ne olursa olsun diğerinin mezhebini, meşrebini, anlayışını batıl olmakla itham eden ve kardeşini küfür ile suçlayan bir zihniyet İslam’ı temsil edemez.

Mezhebine, fikrine ve anlayışına uymayanı tekfir ederek öldürmeyi, hiç kimse cihat olarak tarif edemez.

Cihat; terörün, vahşetin ve öldürmenin değil; her şeyden evvel hayat veren hakkı batıldan ayıran, diriltici bir gayretin, fitneyi bertaraf eden bir mücadelenin adıdır.

Bugün, Müslümanların fiili cihadın dışında topyekûn başvuracağı en büyük cihat; yanlış din algısına, cehalete, taassuba, ırkçılığa, fitne ve tefrikaya karşı hâsılı tüm soyut ve fiili işgallere karşı yapacakları cihattır. 

MÜSLÜMANLAR YAŞADIKLARI ÇAĞI NASIL İDRAK EDEBİLİRLER?

Bugün yapılması gereken, tarihten alacağımız ders ve ibretle istikametimizi belirlemektir.

Bilindiği gibi Müslümanlar, sekiz asırdır Batı’yı aydınlatan Endülüs İslam medeniyetini, Doğu’yu aydınlatan Maveraünnehir İslam medeniyetini, Afrika’yı imar eden İslam medeniyetini kaybettiler.

Şimdi de Şam-ı Şerif’te, selam yurdu Bağdat’ta, hikmet beldesi Sânâ, El- Cezire bölgesi, Diyarbakır ve İstanbul’da  İslam medeniyetleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Bugün, Müslümanların en önemli meselesi akan kanı durdurmak, Müslümanları birbirine düşüren komplolara karşı uyanık tutmak, içimizden ve dışımızdan beslenen her türlü dâhili ve harici fitne uzantılarıyla mücadele ederek tekrar İslam coğrafyasında selamı ve barışı hakim kılmaktır.

TEFRİKALAR KARŞISINDA TEVHİDİ ANLAYIŞIN FARKI NEDİR?

Bugün Müslümanların her zamankinden daha çok tevhid ve vahdete ihtiyacı vardır.

İç ayrışma ve çatışmaları sürdürürsek Rabbimizin buyurduğu gibi gücümüz kırılır ve düşmanlarımız karşısında zayıf düşeriz.

Bu sebeple bugün Müslümanların tevhid inancına dayalı vahdeti gerçekleştirme yolunda gayret sarf etmeleri bir zorunluluktur. 

Tevhid, İslam’ın en temel ilkesi, Kur’an ve Sünnetin ruhu, bütün peygamberlerin gönderiliş gayesidir.

Tevhid ilkesinden üç temel esas ortaya çıkar: Selam, eman ve vahdet... Yani barış, güven ve birlikİslam-selâm ilişkisi, iman-eman ilişkisi ve tevhid-vahdet ilişkisi doğru kurulamadan bir toplumun İslam toplumu olması mümkün değildir.

İslam, öncelikle insanların zihin ve gönül dünyalarına Allah’ın birliği ve eşsizliği inancını yerleştirerek, şirk başta olmak üzere onları bölünmüşlük ve parçalanmışlığa sevk eden ve saptıran her türlü yanlış inanç ve düşünceden arındırır. 

Her insanda tevhid bilincinin yerleşmesi zaruridir. Son yaşanan olaylarda gösterdi ki tevhid bilinci olmayan fertlerin oluşturduğu topluluklar İslam ümmeti için büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Tevhid inancı, aynı zamanda kâinatın tüm farklılık ve çeşitliliğine rağmen mükemmel bir ahenk içinde, bir ve bütün olarak işleyişine dikkat çeker.

Dolayısıyla tevhid inancı, en az birlik kavramı kadar çokluk ve farklılık kavramlarını da esas almayı gerektirir.

Bu anlayış, irfan geleneğimizde “kesrette vahdet, vahdette kesret” şeklinde ifadesini bulmuştur. 

Tevhid, sadece bir inanç ve düşünce sistemi değil, aynı zamanda bir yaşama biçimidir. 

Tevhid inancının toplumsal hayattaki karşılığı vahdettir.

Vahdet şuurunu toplumsal hayatta gerçekleştirmenin yolu da sosyal adalet, farlılıklara tahammül, merhamet ve ahlâk bilincinin fertlere yerleşmesinden geçmektedir.

İNANÇTA TEVHİD TOPLUMDA VAHDET NASIL ANLAŞILABİLİR?

Vahdet; kardeşlik, dostluk, sevgi, yardımlaşma ve dayanışmadır.

Birlikte yaşamak, paylaşmak, ortak değerlere ve ideallere yönelmektir.

İslam dünyasında yaşanan acıları, dertleri ve duaları ortak kılmaktır.

Vahdet, Müslümanların zihni ve coğrafi idrak bakımından, parçalara ayrılmasını engellemektir ve buna dair bir siyaset üretmektir. Zira, Müslüman kanının dökülmesini engellemekten daha öte siyasi bir kaygı olamaz.

Bir ümmet, bir toplum, bir ülke evvela zihinde parçalanır, sonra bu coğrafyanın ruhuna yansır. Vahdet, zihindeki bu parçalanmışlığa da dur demektir!

Müslümanların bugün küfrün karşısında tek ses, hainin karşısında tek yürek, zalimin karşısında yekvücut olabilmesi, her şeyden önce mezhebini, meşrebini, cemaatini, ırkını, dilini ve coğrafyasını değil, İslam’ın tevhid ve vahdet anlayışını içselleştirerek esas almasıyla mümkün olacaktır.

Unutmayalım ki!

Birliğe, dirliğe ve huzura giden yol da; dostu düşmanı tanımanın yolu da, ümmetin yüzünü güldürmenin yolu da buradan geçmektedir. 

Müslümanların vahdetini, kardeşliğini ve maslahatını ön planda tutmak ve bu uğurda her türlü riski alarak; hakkı, hakikati, adaleti ve ahlakı savunmak İslam dünyasındaki bütün âlimlerin, münevverlerin ve mütefekkirlerin en başat sorumluluklarından biridir.

KESRET İÇİNDE VAHDETİ NASIL YAKALAYABİLİRİZ?

İslam Dünyası ve Türkiye, farklı renk ve seslerini bir ahenge dönüştürecek ve bundan ümmet merkezli ve millet odaklı bir güç ortaya çıkaracaksa, bunu ortak tarihi tecrübesine, ortak gelecek tasavvuruna ve aidiyet duygusuna dayandırmak zorundadır.

İbn Arabi’ye göre kesret yani çokluk, mebde’nin yani kaynağın tezahürüyle vücut bulur.

Çokluğu ortaya çıkartan şey, ilkenin tezahür etmesidir.

Bu yüzden çokluğu anlamlı kılan şey; ilkedir, prensiptir.

İlke tektir ve bu yüzden vahdet ve tevhid olmadan kesretin anlamı yoktur.

Dolayısıyla tek başına ve bizatihi çokluk, anlamlı bir şey değildir.

Çokluğu aşan, onu anlamlı bir bütün haline getiren bir vahdetin, birliğin, bütünlüğün olması gerekir.

Parçacı yaklaşımı yok etmenin yolu parçaları yok etmekten değil, onları birleştirmekten, onları birleştirecek ilkeler belirlemekten geçer.

Parçaları, farkları, ilahi bir şekilde birleştiren bir ilke, bir ortak iyi, bir külli gaye olmalıdır ki, farklı renkler ve sesler kozmik bir senfoniye dönüşsün.

15 TEMMUZ DARBESİ VE SONRASINI NASIL ANLAMALI VE NELER YAPMALIYIZ?

15 Temmuz milletin diriliş destanıdır.

15 Temmuz’da millet; esir alınmış olan devletini, bayrağını, vatanını ve onurunu kanı ve canı pahasına kurtarmıştır. Bu, yeniden millet olma şuurudur.

15 Temmuz gecesinde, sonrasında meydanlarda Nurettin Topçu’nun ifadesiyle tam bir isyan ahlakı yani ahlakı olan bir başkaldırı vardı.

Hiçbir mala, hiçbir cana, hiçbir dine ve hiçbir namusa el uzatılmamıştır.

Anadolu’da İslam yeniden bu toprakların ortak haysiyetini savunmanın adı olmuştur.

Allah-u Ekber nidası her beka krizinde ortak birlik çağrımız olmuştur.

Ümmet şuuru ve vatan sevgisinin bu toprakların parçalanan siyasi, sosyal, kültürel birliğini yeniden sağlamanın en hakikatli yolu olduğunu 15 Temmuz’da hep birlikte gördük.

15 Temmuz’da bu aziz millet büyük ahlaki ve irfani sorumlulukla hiçbir evi, hiçbir işyerini, hiçbir mabedi yağmalamadı ve hiç kimseye zarar vermedi.

Kıymetli kardeşlerim!

Bu coğrafyanın iç barışının teminatı İslam ve Müslümanlardır.

Müslümanlar tarih boyunca olduğu gibi 15 Temmuzda da tüm dünyaya şunu haykırdılar: Ey Dünya “Bu topraklarda yaşayan tüm kesimlerin can, mal, din, namus, akıl emniyetinin nöbetini biz tutarız” dediler.

Bizim imanımızın ve tarihteki devletlerimizin özü adalet ve merhamettir.

Yeni devlet ve ordu, yeniden bu milletin ruh kökünden beslenerek kurgulanmalıdır.

15 Temmuz bir toplum inşa etmenin asgari müştereklerini, Devlet olmanın koşullarını belirlemiştir. Bununla birlikte toplumsal, siyasi, sosyal, kültürel ve fikri bakış açılarımızı yeni döneme göre yeniden analiz etme ihtiyacı doğmuştur.

Anadolu insanı; Kürdüyle, Türküyle, Arabıyla manası ve ruhu olan bir Müslümanlığı yeniden tüm dünyaya göstermiştir.

Ömer Seyfettin’in dediği gibi “Bu millet âlim değildir; âriftir. Bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, fark eder ve bilir.” Seyfettin’i, Anadolu insanımız sonuna kadar haklı çıkarmış ve zulmün kimden geldiğini hemen sezerek, canını siper etmiştir.

Türkiye’nin farklı bölgelerinde, şehirlerinde, ilçelerinde, köylerinde ve mahallelerinde, sanki bir merkezden komut almışçasına, aynı anda o yüksek irfanıyla zulme karşı başkaldırmıştır. İşte bu komutu gönderen merkez, milletimizin vicdanına düşen sesin sahibi Allah’tır.

Bu anlamda, vicdanımıza düşen ses tektir, Hakk’ın sesi göreceli yani kişiden kişiye, cemaatten cemaate değişen bir olgu değildir. Türkiye’deki farklı cemaatlerin, vicdanlarına düşen Hakk’ın bu çağrısına kulak vererek hareket etmeleri ve oluşan bu birlik ve beraberliği aynı ses doğrultusunda muhafaza etmemiz zaruridir.

Rabbimizin Fetih suresinde buyurduğu gibi “O müminler inkâr edenlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidir”.

Bundan sonra şiddet ve merhamet, cihat ve cihat ahlakı gibi İlahi ve külli kuralların düsturu ile yol almalıyız. 

Hz. Peygamberin, Medine Sözleşmesi’ni bozan Ben-i Kureyza Yahudileri’ne ihanetlerinin bedelini ödettiği gibi, bugün bırakın Yahudi olmayı yıllardan beri Müslüman görünerek ve münafıklık yaparak halkımızın her türlü dini duygularını suiistimal eden hainler güçlü-zayıf, fakir-zengin olarak ayrıştırılmadan en ağır bir şekilde cezalandırılmalıdır.

Yahudilerin toplu halde helak olma nedeni, suç işleyen zayıflarını cezalandırırken; zenginlerini ve makam sahiplerini korumalarıdır. Bunun için Hz. Peygamber; “Suç işleyen kızım Fatıma da olsa, elini keserim!” buyurmuştur. 15 Temmuz işgal kalkışmasına iştirak eden, bunu herhangi bir şekilde desteklediği ispat edilen her kim varsa; fakir-zengin, bürokrat-siyasetçi ayrıştırmaksızın milletin huzurunda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde cezalandırılmalıdır. Görevden almalara gerekçe gösterilen bütün kriterler; siyasetçiler, üst düzey bürokratlar ve zenginler için de geçerlidir.

Darbelerin bütün dünyada kaynağı ve destekçisi CIA ve Gladyo’dur. Çünkü bunlar dünyayı bölerek kontrol etme ve yönetme arzusundadır.

Türkiye’deki darbelerin de tamamı CIA’nın güdümünde olmuştur.

İçimizden de ayartılmış ve devşirilmiş hainler her dönem olmuştur.

Bu işgal girişimi Batının hakkımızdaki gerçek niyetini açığa çıkarmıştır.

Ve Türkiye, emperyalist Batı’nın dünyaya hükmetme isteğinin önündeki en büyük engeldir.

60 darbesinde solcular kullanılmış, 80’de Kemalistler, 28 Şubatta Aleviler, 15 Temmuz’daysa Fetullahçı hainler kullanılmıştır.

Hainler cezasız kalmamalı ancak bizim gerçek düşmanımızın ABD ve emperyalist İngiliz aklı olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. 

15 Temmuz,  CIA öncülüğünde uluslararası karanlık güçlerin organize ettiği bir İŞGAL GİRİŞİMİDİR.

Fetö’yü Tanımlamanın Üç Temel Ölçüsü

1. Din algısı:

Bütün dini kavramlarımızın içini boşaltarak ve transformasyona uğratarak hiçbir ilke ve tutarlılık taşımayan; içi boşaltılmış, küresel ve emperyalist düzenin bütün zulümlerine “hoşgörü (!)” gösteren bir din oluşturdular.

2. Vatan tasavvuru

Bizatihi, Türkçeyi, Türklüğü, Müslümanlığı dillerinden düşürmeyerek, bu vatanın esas cibilliyeti olan “zulme karşı başkaldırmak” karakterini, dünyanın her yerinde güya okullar açıp bayrağımızı dalgalandırarak, yani sağ gösterip sol vurarak yok etmeye yeltendiler. Vatan ve millet bilincinden uzak göstermelik etkinliklerle, cibilliyetimizi hafifletip, Hıristiyanlığın temel unsuru olan “sevgi” kavramıyla, her şeye evet diyen küresel düzenin hizmetinde robotlar yetiştirdiler.

3. Aile kavramı:

Kişinin tüm aile bağlarının zaman içinde kopartılmasını amaçlayan, din ve hizmet adına kişiyi anne-babasından kopartan bir anlayış. Aile hukukunun, akraba ilişkilerinin dışlanmış olması. Halbuki aile ve akrabalık insanların hem toplum olmasında hem de bir arada yaşamalarında olmazsa olmaz temel değerlerdir.

Değerli Kardeşlerim!

FETÖ üzerinden bütün Cemaatlerin, dindarların ve muhaliflerin hedef alınması ve cadılaştırılması doğru değildir.

FETÖ Örgütünün birçok kavramın yanı sıra “cemaat” kavramını da yıpratmış olmasına rağmen; yaşadığı toplumda hiçbir şaibeye bulaşmadan kendisi olan, milli ve ümmet şuuruna sahip, dosdoğru, açık ve şeffaf olan, hesap verebilen yapıların, bu milletin geleceği açısından son derece önemli olduğunu vurgulamak isteriz.

Merdiven altı kuruluşların, emperyalistlerle iş tutan oluşumların, milletin inancını; ticaretine, siyasetine, her türlü emellerine alet eden yapıların bu millet için büyük bir tehdit olduğu görülmektedir.

15 Temmuz’da da görüldüğü üzere toplumun örgütlülüğü, sivil bilinci, bu işgal hareketini sokak sokak direnerek bertaraf etmiştir.

15 Temmuz hangi yolda kimlerle birlikte yürüyeceğimize dair kalıcı kanaatler oluşturmuştur. Bu hadise; toplumdaki teamülleri, kabulleri, önyargıları, çelişki ve çatışma unsurlarını tekrar gözden geçirme ihtiyacı doğurmuştur.

15 Temmuz düşmanlığın ve dostluğun nihai sınırlarını yeniden çizmiştir.

Emperyalistler; İslam dünyasını örgütsüzleştirmek, sosyal sorumluluk bilincinden koparmak ve bizzat kendi kavramlarımızı, kendi dini idrakimizi bozarak, hasılı kendi boynumuzu kendi kılıcımızla vurma emeliyle, bizleri yeniden kontrol etmek istemektedir.

Bu sebeple, Küresel güçlerin, İslami organizasyonları bir misyoner, bir istihbarat oluşumu, bir jeopolitik ajan unsur olarak kullanabilecekleri dikkate alınarak teyakkuzda olunmalıdır.

………………

Modern zamanda Haçlı seferleri çok uluslu şirketler eliyle mazlum ülkelere yerleştirdikleri maşalar tarafından sürdürülmektedir.

Batı ve emperyalist güçler, dünyada kalan tek ezeli düşmanı Türkiye’den ve bu halkın yeniden dirilişinden hiçbir şeyden korkmadığı kadar korkmaktadır.

Emperyalistlerin yüz yılı aşkındır, İslam coğrafyasında yaptığı tüm zulümlerin hesabını soracak bir nesil ve millet 15 Temmuz’da ve sonrasında Anadolu’nun direniş meydanlarında doğmuştur.

Bizler Anadolu Platformu olarak bu sorunların çözümü için açıklığı, şeffaflığı ve içinden çıktığı toplumun derdini dert edinme sürecini önemsiyoruz.

Bu süreçte Sivil Toplum örgütleri olarak asla heyecanımızı kaybetmemeliyiz. Yaşananları unutamayız. Ama olayları analiz ederken yüzeysel değerlendirmelerden uzak derin analizler yapmalı ve düşünmeliyiz. Sivil toplum ahlakı; olaylara insani ve ahlaki bir perspektiften bakabilenlerin ahlakıdır. Bizler politikacı değiliz. Sosyal medya üslubu ve haber kanalı diliyle de konuşamayız. Kalabalıkların akışını yönlendiren akil, vicdanlı ve tutarlı insanlar olmalıyız.

Bir kısım yönlendirmelerle sorunu ilkesel olarak çözmek yerine, bu sorunu bizzat "cemaat" olgusunu kullanarak yaşatan FETÖ’ye kızıp, diğer cemaatleri cezalandırmak kendi mevcudiyetimizi ve geleceğimizi yok etmemize neden olur. 

Örneğin; asker darbe yapıyor diye orduyu yok edersek, üniversiteler bu sürece katılıyor diye üniversiteleri kapatırsak, bürokrasi çanak tutuyor diye bu kurumları yok edersek, siyaset göz yumdu diye siyaset kurumunu düzeltmek yerine onu yok edersek tam da emperyalistlerin istediği kaotik ortamı, her türlü iç ve dış saldırıya açık bir toplumu oluşturmuş oluruz.

15 Temmuz darbe girişiminin amaçladığı B Planı işte bu kaos ortamını içten içe daha da beslemektir.

Bunun için meseleye ilkesel bakmamız gerekir. Eğer bu sorunları düzenleyen, milleti merkeze koyan, devleti milletin yapan bir anayasa ve toplumsal sözleşme oluşturamazsak, aynı güçler; orduyu, üniversiteyi, adliyeyi, medyayı veya sermayeyi ele geçiren emperyalistlerin desteğiyle ülkeye el koymaya kalkar.

Devlet tüm kurumlarıyla milletinin olursa; millet, 15 Temmuz da olduğu gibi devletine sahip çıkar.

Aziz Kardeşlerim!

Somut olarak karşımıza çıkan tanklar, tüfekler, toplardan daha etkili ancak daha az fark edilen tehlikeler; zihinlerimize medya, eğlence, yozlaştırılmış eğitim, tüketim vs. kültürüyle yerleştirilmeye çalışılan soyut işgallerdir.

Bu soyut işgalin tüm teçhizatlarına ve hain savunucularına karşı da siper olmak daha elzem bir vazifedir. Zira işgaller, evvela soyut olarak başlar ve bu işgaller somut bir işgalle kalıcı hale gelir.

Hulkumuza, ahlâkımıza, dimağımıza, vicdanımıza ve zihnimize doğrultulmuş tüm soyut namluları yok etmezsek; işgaller, darbeler, şiddetler ve terör sona ermeyecek; bilâkis kılık değiştirerek sürekli karşımıza çıkacaktır.

15 Temmuz akşamı yıllardan beri sessizce süregelen soyut işgalin somut olarak neticelendiğini büyük bir üzüntüyle müşahede ettik. Bizler teşkilat olarak bugüne kadar soyut işgallerle gücümüz yettiğince mücadele ettik.  O gece de tanklara, silahlara karşı canımızı siper ettik.

Türkiye’nin ruh cephesindeki eğitim, kültür, düşünce alanındaki kurtuluş savaşı esasen şimdi başlamıştır!

Kıymetli Gençler!

Bu vesileyle, apaçık bir şekilde karşımızda duran düşmanlarımıza karşı, hem fikri hem de fiili cepheler oluşturmalıyız.

Necip Fazıl’ın “Ey düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın! Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!” mısralarına kulak vererek, düşmanlarımızın tehditlerine karşı kendi aklımızı ve bilincimizi diri tutmak zorundayız. Bir süredir düşmanın füluluğu bizi bozdu. Düşman bizi diri tutar.

Bu toprakları yurt edinmenin geçmişte olduğu gibi bugün de bedeli vardır. Unutmamalıyız ki; bedeli ödenmemiş hürriyet, suni bir özgürlüktür.

Hürriyet sürekli verilen bir çabayla korunur ve yaşatılır. Bu mücadele ancak ve ancak Hakk şuuruna sahip insanlar tarafından gerçekleştirilir, zira Hakk şuuruna sahip olmayan insanların özgürlük bilinci de olmaz.

………………

Bugüne kadar; yollar, köprüler, havaalanları, yerli tanklar, uçaklar, silahlar ürettik. Ancak tüm bu somut gelişmelerin yanında, soyut tarafımızı güçlendiremedik, tam tersi yozlaştırdık.

Bu anlamda yerli bir zihniyet, yerli bir fikriyat ve insan yetiştiremediğimizden, aynı yerli tankların namlularını 15 Temmuz da yerli olmayan hainler millete doğrultmuştur.

Diriliş nöbetlerimizin meydanları Yeni Türkiye’nin yeni üniversiteleri olmuştur.

Dolayısıyla, bu milletin inancına, örfüne, özüne, tarihine sahip olmayan ve bunları tehdit olarak gören, her kişi ve odak bu milletin düşmanıdır. Bu hainlerde bilsinler ki bu milletin düşmanıdırlar.

Değerli Kardeşlerim!

 Tarihte bu milletin kardeşçe yaşadığı dönemler, devletle milletin aynı ufka baktığı, aynı değerleri öne çıkardığı dönemlerdir.

Bu saldırı, bir ırka değil, doğrudan İslam ümmetinin mevcudiyetine ve son kalesine dönüktür.

15 Temmuz yeniden kurulmakta olan devletle milletin ufkunun kesiştiği, kaderinin örtüştüğü ikinci bir kurtuluş mücadelesini başlatmıştır.

15 Temmuz sadece devlet, millet, ümmet açısından değil İslami hareketler açısından da bir milattır.

İslami hareketler vatan, millet, devlet, ümmet, ülkücülük, solculuk gibi kavramları İslami referanslar ölçütünde yeniden tartışmaya açmalıdır.

Bu çerçevede platforma ait tüm birimlerimiz, bu temel etrafında yoğun mülahazalar gerçekleştirmelidir. Tecrübi yaşama ve geleceğe dair, metoda, usule ve asla dair kalıcı ve ciddi sonuçlar elde edecek analizler yapıp, platformun karar merciine ve topluma sunmalıdır.

Bu mücadele; şehitlerin kanıyla, gazilerin hatıralarıyla ve kadın erkek, çocuk, genç demeden tüm milletimizin ortaya koymuş olduğu kahramanlıklarla taçlandırılmıştır.

Bu mücadeleyi geleceğe taşıyacak ve bu milleti tarih sahnesinde yeniden var kılacak en önemli olgu adalet, liyakat, sadakat merkezli yeni bir düzen kurmamızdır.

Paylaş: