12. Anadolu Buluşmaları Kapanış Konuşması Anadolu Platformu İstişare Kurulu Başkanı Zekeriya Şengöz hocamız Tarafın'dan yapıldı.

VE HER DAİM YENİDEN BİSMİLLAH...

DÜNYA ile SINANMAK
- Malla mülkle olan imtihanımızı kaybetmeyelim!
Malla mülkle olan münasebetlerimizi belirleyen kaideler değişmediyse biz mi değiştik acaba?
Rahatlık ve varlıkla imtihan edildiğimiz bir gerçek. Rabbimizin bize verdiği nimetleri elbette ki tüketmek hakkımızdır. Ancak bunda bir ölçüye tabi olmak zorundayız. Aksi takdirde tüketen değil, tüketilen olmamız işten bile değildir.
“Yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz. Şüphe yok ki O (Allah) israf edenleri sevmez.” (A’râf 31)derken Rabbimiz en güzel ölçüyü koymuştur. Şimdi harcarken, tüketirken neyin israf neyin israf olmadığını yeniden düşünmenin vakti gelmemiş midir?
“Akarsuyun kenarında bile olsan suyu israf etme” (İbn-i Mace, Taharet 48) diyen Peygamber (sas) sözü bizler için ölçü olarak yetmez mi?
- Mülkle ilişkimiz suyla gemi mesabesinde olmalıdır. Geminin gideceği yere ulaşması için gemiyi suyun üzerinde yüzdürmeliyiz. Ancak felaket suyu geminin içine, gönlümüze sızdırmaktır. Bu kuralı ihlal etmemeliyiz.
- Kârı-zararı dünyevi bir zihinle düşünmemeliyiz.
- Dünyevileşme, konformizm büyük tuzaktır bu tuzağa düşmemeliyiz.
Şam’ın fethinden sonra Ebu Ubeyde bin Cerrah (r.a), halife Hz. Ömer (r.a)’ı Şam’a davet eder. Halife Medine’den Şam’a doğru yola koyulur. Hz. Ömer (r.a) kölesiyle beraber nöbetleşe deveye binerler. Şam’ın girişinde deveye binme sırası köleye geldiği için köle devenin sırtındadır.
Şam fatihi Ebu Ubeyde bin Cerrah, halifeyi bir heyetle beraber karşılar.
“Ey Halife ne yapıyorsun? Bütün Şamlılar, özellikle Rumlar Müslümanların halifesini görmek için toplandılar. Sana bakıyorlar, bu yaptığını beğenmezler.” der Ebu Ubeyde. Halife Ömer (r.a):
“Ya Eba Ubeyde, senin bu sözlerin buradaki insanlar için çok zararlıdır. İşitenler, şerefin bineğe binmekte ve süslü elbiseler giymekte olduğunu sanacaklar. Şerefin, Müslüman olmakta ve kullukta olduğunu anlamayacaklardır. Biz zelil insanlardık, Allah bizi İslam’la şereflendirdi. Allah’ın verdiği şereften başka şeref ararsak Allah bizi zelil eder.”
Sahabe-i Güzin’den öğrendiğimiz bu ilkeden hareketle Allah’ın bizi zelil etmesini istemiyorsak malla olan ilişkimizi olması gerektiği gibi düzenlemeliyiz.
Değişen Sosyoloji ve Sorumluluklar
- Önümüze koyup düşünmemiz gereken noktalardan biri de siyasetle beraber toplumdaki sosyolojik değişimdir. Değişen sosyolojimizle birlikte niteliğimiz de kaybolmaktadır. İslamî ya da muhafazakâr kesim bir değişim yaşamakla birlikte değişimin trendinde niteliksel ciddi sorunlar barındırmaktadır.
Bu değişimin İslamî camiada olgunlaşma süreciyle ilerlemesi gerekirken, maalesef inhitat-düşüş süreciyle ilerlemektedir. İrfan, ahlak, ilim, kanaat ve helallik vs. açısından savrulmalar yaşanmaktadır.
- Son yıllarda lüks sitelerde yaşayan veya AVM’leri yaşam merkezi edinen; buralarda lüks giyinmeden yeme-içme yarışına, bir yaşam doyumsuzluğunun belirginleştiği görülmektedir. Bizim yaşanmışlığımızdaki kanaat-ihlas-takva gibi hassasiyetlerimiz lafız düzeyinde kalmış, artık keyfiyetin ehemmiyeti unutulmuştur.
- Önceden İslamî yapılanmalarla anılanlar ya da genel olarak Müslüman olanlar kadın, para ve makamla ilişkilendirilmezken son yıllarda sağlıklı inşa edemediğimiz siyasi tecrübe, şehirleşme ve sekülerleşmeden dolayı bu hastalıklarla anılır olmuştur.
Toplumdaki “Kesinlikle bunlar yapmaz ya da bunları elinin tersiyle iter” algısını yitirmiş bulunuyoruz. Oysa Müslümanların ülkede en büyük gücü ve dinamiği buradan gelmekteydi. Ne hazindir ki bu gücü yitirdik ve bu güce dönme potansiyelimizin de şimdilik olmadığı görünmektedir.
- Toplumsal yapıda yüz yüze olunan; tavır alma ihtiyacı hissetmeyen, bireyci bir hayat yaşayıp tutumunu liberal demokrasiyle, felsefesiyle meşrulaştıran bir insan tipi meşrulaşıyor.
Bilhassa eğitim düzeyi yükseldikçe şehirleşme ve benzeri gelişmeler arttıkça bu algı daha da güçleniyor oysa Rabbimiz bizden müdahil olmamızı istiyor. Zulme tuğyana ifsada karşı tavır almamızı, zulmün ve haksızlığın hiçbir türüne razı olmamamızı ve boş gözlerle seyretmememizi istiyor. Bu aynı zamanda hakka şahitlik görevimizin de bir doğal sonucudur.
Çünkü şahitlik müdahil olmaktır, sorumluluk yüklenmektir, olan biteni boş gözlerle, boş bir kalple seyretmemektir. Şahitlik kaygı duymaktır, endişelenmektir, gerektiğinde öfkelenmektir.
- Öfke, kızgınlık her zaman kötü bir duygu değildir. Allah için sevmek gibi Allah için öfkelenmek de meşrudur ve gereklidir. Kendi nefislerine ve içinde yaşadıkları toplumlara zulmeden, haddini aşan, ifsada ve tuğyana sürükleyenlere karşı öfke duymamak; hoşgörü, barış, merhamet hisleriyle değil, olsa olsa zillet ve meskenet haline işaret eder!
Banane diyemeyiz! Elimizden geldiği, gücümüzün yettiğince, imkânlarımız ölçüsünde, yanlışlara, zulümlere, haramlara tavır almakla, ifsadı yaygınlaştıranlara engel olmakla mükellefiz. (Demektedir Rıdvan Kaya)
- "Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir. (Enfal 25 ) Hud suresinin 75. Ayetin'de ise Hz.İbrahim için " Çünkü İbrahim gerçekten halimdir içlidir (Allah'a) yüz tutup yalvarandır” demektedir. Yine Mümtehine suresinin 4. Ayetinde Hz.İbrahim küfürde inat eden kavmine " Sizinle aramızda, siz Allah'a tek olarak iman edinceye kadar sürecek bir düşmanlık ve nefret belirmiş." derken ne kadar da nettir.
Hiç kuşkusuz her şeyiyle tam bir ifsat ve bozulma kuşatması altında olan insanlardan, müminler olarak içinde olduğumuz ortamlardan ve mekânlardan, toplumdan sorumluyuz.
Banane diyemeyiz!
- Neden herkesin kendisini Müslüman olarak tanımladığı bir ülkede "İslamcı" olarak anılıyoruz?
Çünkü yaşadığımız sistemi, toplumsal yapıyı, insan ilişkilerini; şirkten, ifsattan, haramdan, Allah'a isyandan ve zulümden arındırmaya çalıştığımız, yaşanmakta olan kötülüklere göz yummadığımız için daha doğrusu iman ettiğimizi söylediğimiz ve imanımızın gereğini her şart altında yerine getirmekle sorumlu olduğumuz için! Asli uğraşımız, bir anlamda hayat tarzımız olduğu için!
Gençler
İnşa edilen 'kentli' profiliyle kendi köklerinden kopan bir yapı edinmeye mahkûm olundu. Müslümanlar eğitim ve kültürde şekilde kalan, sathî hususlardan dolayı; manaya erişme, medeniyet, irfan, hikmet, ahlak ve maneviyat geleneğinden uzak bir neslin ortaya çıkmasına neden oldular. Konforlu mekânlarımızla, iyileştirilmiş burslarımızla, neslin iyileştirilmesi veya eski deyimle ıslah edilmesi beklenmiştir.
- Son referandum oylamalarında görüldüğü gibi konforu yükseltilen, bursları iyileştirilen gençlerin, 15 yıldır ülkeyi yöneten iktidara desteği her geçen gün azalmaktadır. Gençlerin gezeceği, eğleneceği ve stresini atacağı, hâsılı her türlü imkâna sahip mekânlar açıldı. Fakat zihinlerini, ahlaklarını ve irfanlarını geliştirebileceği zemin ve mekânlar bilakis ihmal edildi.
- Onlarca üniversite açıldı, kampüsler inşa edildi. Fakat kuşatıcı ve donatıcı kütüphaneler, kültür ve sanat merkezleri yapılmadı. Bunları yapmayan rektör ve yöneticilere “Neden yapmadın?” diye soran da olmadı! 
- Hazzın, cinselliğin, lüksün ve refahın peşinde koşan, yaşayan bir gençlik ortaya çıktı. Oysa köklü medeniyet şuuruna sahip, dava ve dert sahibi, derdini seven süfli arzuların peşinde koşmayan bir gençlik inşa edilmeliydi. Milyar dolarlara mal olan statlar yapıldı fakat ülkede ulusal ve uluslararası çapta bir tane dahi kütüphane açılmadı. Belediyelerin yapmış olduğu kültürel etkinliklerin bir kısmı ise şova dönüştü. Bütün bu olup bitenlere bigâne kalmamız mümkün mü? Sonra “Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz? (Bakara 44) ayetine muhatap olmayacak mıyız? 
'Körler ve sağırlar birbirini ağırlar' anlayışından vazgeçilmesi gerekmektedir. Bu toplumsal travmaların halli için toplumun tüm kesimlerine gidilmesi kaçınılmazdır.
- Davet ve tebliğde bütün gençliğe bir çözüm yolu önermek gerekmektedir. Bu sorunların konuşulup yazılacağı; günlük gazeteden aylık dergilere ve bültenlere, televizyon programlarından, görsel olarak değerlendirilebilecek ne varsa bütün alanların araştırılması, sosyal medyada var olanların iyileştirilmesi, yeni ihtiyaç duyulan projelerinde gündeme alınması bizim yolumuzda ilerlememizi kolaylaştıracaktır.
- Bizi teşkilatımıza bağlayan ve kendimizi onunla tanımladığımız sembollerimiz olmalıdır. Dergi, gazete, televizyon, internet sitesi gibi araçlar öne çıkarılmalıdır. Derginin misyonu ve aidiyet oluşturmadaki fonksiyonu yeniden ele alınmalıdır Fikri bir hareket olarak fikrimizin taşıyıcısı olan araçları kültür dünyasına hatırı sayılır bir yere taşımak öncelikli meselemiz olmalıdır.
Kararsızlık problemi: İnancımız ve davamızla ilgili derin bir kararsızlık içinde bulunuyoruz. Müslüman olduğumuzdan, müslüman olarak ölmek istediğimizden eminiz, ancak bunun gereklerini yerine getirme konusunda kararsızlık hali yaşıyoruz. Ailemiz, işimiz ve ekonomik ihtiyaçlarımız hususunda hiçbir tereddüte girmeden ve gevşeklik göstermeden risk alıyor ve kesin kararlar veriyoruz. Ancak sıra inancımızın gereğiyle ilgili hususlara gelince kararsız kalıyoruz. Bu durum teşkilat çalışmalarına etki ediyor. Verimlilik düşüyor, bereket azalıyor. Elimizdeki iş buharlaşıyor. Sonunda mesafe alamıyoruz, yıllar geçtiği halde yerimizde sayıyoruz.
Kuşatıcılık problemi: toplumda geniş ve çok çeşitli unsurlar var. Zengin-fakir, cahil-bilgili, köylü-kentli, düşük tahsilli-yüksek tahsilli, işçi-memur… İslami hareket mensupları sadece kendi muhitinin veya alıştığı çevrenin davetçisi olamaz. Toplumun tamamına ulaşmak zorundadır. Tek bir kesim üzerinde neredeyse uzmanlık derecesinde tecrübe edinip, diğer kesimlere tamamen yabancılaşmak temel bir problemdir. Kendisini farklı unsurlara gitmek zorunda hisseden biri, ona göre çarelere başvurur. Farklı bir dil, üslup, yöntem veya metot aramaya başlar. Artık klasik metotlarımızı yenileme, yeni modeller aramak ve yeni insanlarla iletişime geçmek zorundayız.
Hoşgörü problemi: İslami çalışmalarda gayret ve emek gösteren insanlar, sorumlu oldukları insanlarla itibar ve merhamet üzere bir diyalog geliştirmek zorundadırlar. Ulaştığımız her insanın itibarını korumak, onurunu gözetmek ve ona değer vermek temel bir esastır. Ayrıca, şefkat ve merhamet göstermek gerekir. Çalışmalarda temel sıkıntılardan birisi, kendisine davet ulaştırılan veya kendisiyle bir hukuk paylaştığımız insanlara karşı zamanla bazı hassasiyetlerimizin aşınmasıdır. Bunun dışında hataya, sert ve töleranssız bir tutum sergilemek de sık rastlanan bir durumdur. Oysa Hz. Peygamber cahil bedevilerden, art niyetli akrabalarına kadar bütün Müslümanların eza ve eziyetini çekmiş, yine de onların itibarlarını zedelememiş veya katı muamelede bulunmamıştır. Ulaştığımız her insan, bizi Allah’ın rızasına biraz daha yaklaştırır. Davete verdiği tepki ne olursa olsun, bu daveti yapmaya mecbur olan biziz. Kendisi sayesinde cenneti ümit ettiğimiz insanlara kıymet vermek ve şefkat göstermek nebevi bir ahlaktır.
Değer merkezli söylem geliştirememek: İslami çalışmalarda genellikle halkın kullandığı dil olan siyaseti dili baskın gelmektedir. Günlerce, sonu gelmeyen tartışmalarla Türkiye ve dünya gündemi enine boyuna tartışılmakta, problemler masaya yatırılmakta, haberlerde geçen bir olayın peşine düşülmektedir. Elbette bir müslümanın çevresinde yaşanan gelişmelerden bigane kalması düşünülemez. Bununla birlikte bizim temel problemimiz meselenin temelini ıskalamamızdır. Meselenin temeli, insan ve değerdir. Devlet, hükümet, Avrupa, emperyalizm, sömürü düzeni gibi büyük söylemler yerine, insan, ahlak, vahiy, cehalet, fikir, sorumluluk, aile gibi daha asli meseleleri konuşmak gerekir. Zira bunlar konuşmakla değiştirebileceğimiz ve gücümüzün dahilinde olan hususlardır. Allah bizi bunlardan sorguya çekecektir.
Davet dilini unutmak: herkesin üzerinde ittifak ettiği bir husustur yaşayarak göstermek ve model olmak. Ancak bu konu üzerinde o kadar çok duruldu ki, dil ile tebliğ neredeyse unutuldu. Artık bizim bir şeyler söylemek için kendisini zorlayan insanlarımızın çoğu bundan uzaklaştılar. Elbette hayatıyla model olmak aslolan bir şeydir. Ancak hayatıyla model olmak dille tebliğe engel olmadığı gibi, dille tebliğ bu modeli bütünler. Bizim bir hareket olarak uzun bir tecrübe ve emek ürünü olarak gösterdiğimiz tebliğ birikimi kaybedilmemelidir. Tebliğle uğraşmak, zamanla bunun gereğini yapma hususunda kişiyi zorlamakta ve onu, tavırlarını değiştirmeye mecbur bırakmaktadır. Davetin bereketini Hz. Peygamber ve ona “Tebliğ et..” diyen Kur’anın açık hükümleri çokça göstermiştir. Davet ve tebliğ, dilin, gözün, kulağın, ayağın, gönlün… Velhasıl insanın bütün özelliklerinin ayrı ayrı gündemine girmek zorundadır.

Israrcı olmamak: temel bir problemimiz, çabuk vazgeçmektir. Görevli olduğumuz iş veya gitmemiz gereken birisiyle ilgili ciddi ve kararlı bir tutum sergilemediğimizde o işin başarıya ulaşması zordur. İşi gevşetmek, plansız iş yapmak, ısrarcı olmamak ve dağınık olmak işlerin bereketini kaçırır. Kur’an, Allah’tan isterken bile ısrarla ve için için istememizi salık verir. İşleri takip etmeyip, hemen arkasına bakmak, ya yaptığımız işe inanmadığımızı veya onu hafife aldığımızı gösterir. Oysa Allah’ın rızasına vesile olacak bir işin veya birinin hidayetine vesile olacak bir çabanın hafife alınacak tarafı yoktur. Israrımız samimiyetimizi gösterir. Israrımız kadar samimiyiz. Eğer ilk nesiller ısrarcı olmasalardı, ne İslam’ın yayılması ne de davetin bize kadar ulaşması mümkün olmazdı.

(  Hocamızın konuşmasından bir kesit ) 

 

 

12. Anadolu Buluşması

“İslam Dünyasında Güncel Sorunlar ve Çözümleri” Sonuç Bildirisi

2006 yılından bu yana her yıl düzenli olarak gerçekleştirmeye çalıştığımız Anadolu Buluşmaları’nın 12.’sini tamamladık.

Geçen yıl 11. Anadolu Buluşmaları’nda “İslam Dünyasının Temel Sorunları”nı, bu yıl ise “Güncel Sorunları ve Çözümleri, Fikir, Ahlak, Siyaset ve Hareket” konularını ele aldık.

Bu tür sempozyumların bir genel değerlendirmeye ve samimi bir murakabeye imkân vermenin yanında, farklı düşünce ve tecrübelerin edinilmesine, eksiklerin ve hataların giderilmesine katkı sağladığına inanıyoruz. Sempozyum boyunca ortaya konulmuş yaklaşım ve önerilerin satır başlarını sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Problemlerimizin çözümleri konusunda cesaret gösteremezsek bu problemlerle yaşamak zorunda kalacağız.

İslam konusundaki bütün bilgimiz, aslında İslam konusundaki cahilliğimizde gizlidir.

Din, millet ile şeriatın, yani tevhid ile hukukun birleşmesi neticesinde oluşan ilahi nizam ve terbiyenin adıdır.

İslam dünyasının başlıca sorunu yanlış din tasavvurudur. Bu yanlış tasavvurun temel nedeni ise beslenilen bilgi kaynaklarıdır.

Aynı kitabı okuyanlar birbirlerinin boğazına sarılıyorsa, problemi başka yerde değil, kaynağa yaklaşım biçiminde aramak gerekir.

Epistemoloji ve teknik meseleler ertelenebilir. Fakat etik meseleler ertelenemez. Üretmeyen zihinlerin başkalarının ürettiklerini kullanmaktan başka bir alternatifleri yoktur.

Entelektüel çölleşmeyi aşmak uzun soluklu ve sabırlı bir çalışmayı gerektirir. Bu alanda başlatılan çalışmaların derinleştirilmesi acil ihtiyaçlarımızın başında gelmektedir.

Bizler hayata, İslam’a, dünyaya, tarihe, topluma, siyasete, insanlığa ve İslami harekete bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşmalıyız. Parçalar önemlidir, lakin bütün oluşturduklarında parçalar çok daha değerlidir. 

“Din Allah’ın oluncaya kadar” demek, “herkesin canı, malı, dini, ırzı ve aklı emniyette olana kadar“ demektir. Bu ifadeyi başka şekilde değerlendirmek önemli sorunlara yol açacaktır.

Karşı karşıya bulunduğumuz sorunlara karşı bir mazeret üretme hakkımız yoktur. Öncelikle bu sorunları konuşma cesaretimizin olması gerekir.

Bilmeliyiz ki, kader isteyene yol gösterir, istemeyeni ise sürükler.

Ümit var olmak için umudu hak etmemiz gerekir. Umut azlığı, yılgınlık, ufuk darlığı mücadele ruhumuzu tüketiyor.

Köleleştirme sadece dışarıdan gelmez. Soru sormanızı ve düşünmenizi engelleyerek de sizi köleleştirebilirler. Bir insan için en büyük zulüm onun aklını, fikrini ve yüreğini yok saymaktır.

Hiç bir sistemde olmadığı kadar İslam, ahlaka önem vermiştir, bu anlamda tam olarak ‘İslam ahlaktır’ diyebiliriz.

Kadercilik ve teslimiyetçiliğin dayatılmasıyla insanların akletmesi zayıflatılmış ve bir tehdide dönüşmüştür.

Müslüman dünya inanç değerlerinin ortaya koyduğu ahlaki değerleri yeterince sahiplenmediği, yeni ahlaki kavramlar üretemediği için iflas etmiştir ve böyle bir kriz içine girmiştir.

Her ne kadar bugün İslam dünyası, evrensel sorunlara bir alternatif olarak görülmüyor olsa da İslam bu sorunların çözümü için bir alternatiftir. Bunu Müslümanların yapması gerekir.

Eğitim alanında önemli problemler yaşıyoruz. Ezberci, slogan üreten- derinlikten yoksun eğitim çalışmalarından bir şey beklemek doğru değildir.

Sohbet ve vaaz kültürüne dayalı bir eğitim çalışması da eksiktir.

Kültürel mirasımız bizim için taklit edilecek bir şey değil; üzerine yaslanarak geliştirmemiz gereken bir kuluçkadır.

Gerek akademi gerek sanayi, düşünce alanından insanların uzun vadeli çözümlere yatırım yapması ve o sözün bu coğrafyadan sadece Müslümanlara değil, tüm dünyaya bir öneri olarak sunulması gerektiğini düşünüyoruz.

İnsan ancak bilgi ve adaletin hâkim olduğu bir âlemde saadeti yakalayabilir. İslam ümmeti olarak sorumluluklarımızla donanıp birbirimize yaslanarak sorunlarımızı çözebiliriz. Geçmişe öykünmeden bugünü ve yarını inşa etmeyi temel sorumluluk olarak görüyoruz. Müminlerin sahada olması hakkaniyetle davranmaları için önemli bir fırsattır.

Yapılanmalarımızı bilgi ve basirete dayalı olarak gerçekleştirmeliyiz. Bu minvalde sadece kendi birikimimizle değil, insanlık birikimiyle barışmamız gerekiyor. Hikmet müminin yitiğidir.

İslami hareket sadece bilgiye dayalı bir hareket değildir. Aynı zamanda yüzyıllar içinde oluşmuş bir irfan birikimine de dayanmaktadır.

İslam dünyasının tarihsel bir hafızası vardır. Nevzuhur değildir. Var olanı doğru değerlendirir. Üzerine koyar ve geleceğe bir miras bıraktığı bilinciyle hareket eder.

İlerleyen, gelişen ve büyüyen bir İslami hareket geçmişi, mirası değerlendiren ve gelecek ufkuyla anı inşa edendir. 

Yaşadığımız kapitalist dünyayı sadece zekâtı öne sürerek çözemeyiz.

İslam’ın ahlak ve siyaset anlayışı, sadece toplumu, ekonomiyi yönetmek değil, aynı zamanda ekolojik ve çevresel sorunlarla da ilgilenmektir.

Pasif iyi aktif kötünün en büyük destekçisidir. Aktif kötü karşısında yeryüzündeki tüm iyilerle birlik halinde hareket etmeliyiz. Konformizm büyük bir beladır.

Mağduriyet dili doğru değildir. Çünkü genellikle bizler mağduriyet diline yaslanarak mazeret üretme yoluna gideriz.

Cinsiyetçilik asla kabul edilemez. Çünkü ırkçılığın bir başka boyutudur.

Anayasa farklı kimlikleri bir araya getiren, çoğulcu nitelikle kimlikler üstü bakış açısıyla kimlikleri koruyan bir sözleşmedir.

Toplumun içinde güven kazanarak işlerimize devam etmeliyiz. Bunun için sivil yapılar olarak siyasetle ilkesiz iş tutmamalıyız.

Dinimizin yerini ve farklılığını görebilmek için diğer dinleri öğrendiğimiz teoloji merkezlerimiz olmalıdır.

İslam dünyası olarak güveni yeniden tesis etmemiz gerekmektedir. Çünkü bizi millet olarak bir arada tutan şey güvendir.

Biz yaşadığımız yerlerle anlam kazanırız.

Selamımıza muhtaç olan mazlumları mağdurları unutamayız. Ümmet olarak selamını almadığımız, selama durmadığımız, selam vermediğimiz hiçbir yetim, öksüz, mazlum, muhacir kalmayıncaya kadar selamı yaymamız gerekir.

Yeryüzünün kitabında toplanan insanlar olarak yeryüzünü inşa etme sorumluluğunu yerine getirecek bir geleneği canlı tutmak zorundayız.

Anadolu Platformu olarak hayata yaklaşımımız alacaklı gibi değil, verecekli gibidir. Teşkilatlarımızda toplum menfaati, her daim kişisel menfaatin önündedir.

Gelecek, düşünen, düşündüğüyle eyleyen, rahatından vazgeçen insanların ve hareketlerin olacaktır. Bu potansiyelin bizde var olduğuna inanıyoruz.

Emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliyoruz.

Anadolu Platformu Tertip Komitesi

Paylaş: